17 Aralık 2018 Pazartesi 16:21
 
  • 5,374 TL

  • 6,099 TL

  • 214,66 TL

  • 90.448

Öncekiler Sonrakiler

HER YER OKULDUR

03 Haziran 2018 Pazar 00:00

Meşhur Hababam Sınıfının bir bölümünde Mahmut Hoca’nın  güzel bir sözü var: “Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında bir dağ başı…Öğrenimin, bilginin var olduğu her yer okuldur” Herkesi duygulandıran bu sahnede Mahmut Hoca;  eğitimin kitaplara,defterlere, sıralara, dört duvara ihtiyacı olmadığını mı savunuyor dersiniz? Halbuki o zamanlar dünyada kabul gören, ülkemizde de uygulanan klasik öğrenme yöntemlerine bağlı, ezbere dayalı eğitim anlayışı vardı. Bu sistemde öğretmen aktif, öğrenci pasifti. Öğretmen bilgiyi verir, öğrenci kelime kelime ezberlediğinde başarılı sayılırdı. Öğrendiklerinden yola çıkarak yeni bir şey üretme, çok zeki denebilecek birkaç çocuğa has bir özellikti. Diğer çocuklar sistemin verdiklerine bir şey katmadan eğitim hayatını tamamlayıp, işe yarar bir mesleğe sahip olabilirlerdi.



 Şimdilerde ise öğrenmenin,  yaparak yaşayarak  daha kalıcı olduğunu savunan  eğitim yöntemleri  revaçta.  “Duyduğumu unuturum, gördüğümü hatırlarım, yaptığımı anlarım” ilkesinden yola çıkan bu sistemde öğrenci pasif  dinleyici olmaktan çıkıyor. Bir konuyu hem dinliyor, hem okul ortamında gözlemlenecek bir şeyse izliyor hem de etkinliğe katılarak (öğretmenle beraber yaparak, ya da öğretmenin gözetmenliğinde arkadaşlarıyla yaparak) konunun içine dahil oluyor. Böylesi bir öğrenmenin daha kalıcı olduğuna inanılıyor. Ve bunun devamında bilgiyi ölçen sorularla değil, hayal gücünü aktif eden sorularla bunu yapmanın başka bir yolu olabilir mi üzerinden yaratıcı fikirler doğurtmaya çalışılıyor.



Mesela ilkokul düzeyindeki matematik dersinde, aslında kesirler konusunun temeli olan bütün, yarım, çeyrek konusu eskiden; bütün yarım, çeyrek tanımları ve sayılar üzerinden öğretilip, öğrencinin birebir ezberlemesi beklenirken, şimdi ise sınıfa bir elma getirip bıçakla ikiye bölüp yarım veya dörde bölerek çeyrek kavramları hissetirilerek,   hatta çocuklara böldürülerek  aktif olmaları sağlanan öğretme yöntemleri ile yapılıyor. Bu yöntemler  farklı derslerde farklı materyallerle, farklı ortamlarda, farklı yaş grupları ile daha zengin hale getirilebiliyor. Bu tamamen öğretmenin donanımına bağlı. 



Klasik soru “ Hocam bu bilgiyi günlük hayatta nerde kullanacağız?” diyebilirsiniz. Yani bu bilgi bize neden gerekli? Hepimiz öğretmen değiliz. Sınıfa girip, bir konuyu dikkat çekecek materyallerle,  içi kıpır kıpır olan otuz öğrenciye anlatmamız beklenmiyor.      


                    

Cevap: Çünkü yaz geliyor. Yaklaşık üç hafta sonra okullar kapanıyor. Çocuklar yaz boyunca serbest olacaklar. Kimisi mahalle arasında, kimisi sitenin bahçesinde, kimisi denizin kenarında, kimisi köyünde bağ bahçe ortamında…tahmin edemeyeceğim türlü türlü ortamda çocuklar ebeveynlerinin yanında olacaklar. Bırakın oynasınlar, araştırsınlar, dokunarak, düşerek kalkarak keşfetsinler. Keşfetsinler deyince, çocuklarımızın börtü böceği ezberleyip sadece bilim insanı olmalarını kasdetmiyorum. Bazen yenip bazen yenilmeyi keşfetsinler, arkadaşları ile küsüp barışıp duygularını keşfetsinler. Düşüp kalkıp yarayı, sızıyı keşfetsinler… Oyun; çocuk için çok ciddi bir iştir. Onun mesleği gibidir. Başkasının hakkına engel olmadıkça, birine veya kendine  zarar vermedikçe karışmamak gerekir. Biri gelip sizin işinize, yaşamınıza devamlı müdahale etse hoşlanır mısınız?

-Bulaşıkları böyle yıkamalısın!


-Faturaları şöyle kesmelisin
- O arabayı daha güzel park edebilirsin!
-Hava soğuk hırkanı giy (siz üşümüyorsunuzdur)
- Telefonunu arkadaşınla paylaş, çok ayıp! (Çocuk için oyuncak eşittir bizim için telefon)
- O senden küçük hadi ver.
Bütün bu lafları günde milyon kez duysanız mutlu olur muydunuz? Ama çocuklarımız bizden dinliyor.
Hepimiz çocuklarımızın sağlıklı, düzenli, çalışkan, vatana millete bağlı, iyi bir meslek sahibi bireyler olmalarını istiyoruz. Onların iyiliği için (?) bazen aşırı koruyucu kollayıcı, müdahale edici aileler olabiliyoruz. Halbuki çocuk kulağıyla değil, gözüyle,deneyimleri ile öğrenir. Nasihatten çok, güzel örneğe ihtiyacı vardır.

 Nitelikli zaman demek, illaki çocukları avm lere götürüp elektronik oyuncaklarla mutlu etmek demek değildir. Sosyal medyada bir videoda izlemiştim. Ailelere soruyorlar “Çocuğunuzun en mutlu olduğu an sizce hangisidir?” Bir aile akülü araba aldığımız an diyor, başka bir aile çok güzel bir oyuncaktan bahsediyor, bir tanesi lunaparktan bahsediyor… Çocuklara sorduklarında ise verdikleri cevaplar “annemle kek yapmak, babamın bana masal okuması, kardeşimle banyoda oynamak…” gibi basit şeyler oluyor. Yani aslında çocuklar maddi değil manevi şeylerle mutlu oluyorlar. (Tabi küçük yaştan itibaren her istediğini almamış veya sürekli maddi ödüllerle ödüllendirmemişseniz.)


İşte  yaz tatili nitelikli zaman ve yaparak yaşayarak öğrenme için fırsattır. Anneyle pazara gidip beraber sebze seçmek (kilogram kavramı), babayla beraber bir şeyleri tamir etmek (basit makineler) ailece otomobille veya toplu taşıma deneyimi (trafik kuralları), bayramda büyükleri ziyaret (milli manevi değerler) ablayla ufak tefek hamur işleri yapmak (küçük kas gelişimi), arkadaşlarla maç yapmak (kurallı bir oyunda gruba uyum sağlamak) Yolda yürürken ağaçlardan çiçeklerden bahsederek günleri, ayları, mevsimler konuşmak …..ve daha birçok örnek vereceğimiz her deneyimde çocuklar için öğrenilecek bilgiler gizlidir.Ve bu bilgiler okul kitaplarında da mevcuttur. Ama günlük hayatı bu şekilde deneyimlemiş çocuklar okul hayatında daha başarılı gruptalar.  Bunların dışında yaz tatilinde ortaokul çağındaki çocuklara belki bir müzik veya spor eğitimi ile sürekli pratik yaparak gelişim gösterebileceği hissetirilebilinir. Ne de olsa “Tekrar ilmin anasıdır” Lise düzeyindekiler ise bir yabancı dil veya sevdiği bir hobi ile meşgul olabilirler.


Mahmut Hoca her zamanki gibi haklı “Okul her yerdir, sırasında bir orman sırasında bir dağbaşı…Bilginin  var olduğu her yer okuldur”


İlla ki test kitaplarının, soru bankalarının arasında olması gerekmiyor. Yeter ki çocuklarımıza hayatı da keşfetme olanağı sağlayalım. Yoksa fen lisesi kazanmış ama komşusuna selam vermeyen, bir yaşlının elindeki torbayı alıp yardım etmeyi bilmeyen gençler yetiştirmiş oluruz.
Mahmut Hocayı saygı ve rahmetle anıyor, İstanbul’a yolunuz düşerse de Adile Sultan Kasrı’nı çocuklarınızla ziyaret etmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Hababam sınıfını bir de yerinde görsünler.
İyi tatiller. Huzurlu Ramazanlar ve birlik beraberliğin kuvvetli olduğu bayramlar dilerim.                

 


YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÖŞE YAZARLARI

ÇOK OKUNANLAR

PAYLAŞ KOCAELİ